Bir Hadis Ezberleyelim

Talebü’l helali cihadün: Helal peşinde koşmak cihaddır.
Yunus Suresi - 2 Yazdır e-Posta
     41 – Eğer seni yalancı saymakta ısrar ederlerse de ki:

“Benim yaptığım bana ait, sizin yaptığınız da size. Benim yaptıklarımla sizin, sizin yaptıklarınızla da benim ilişiğim yoktur.” [109,1-6; 60,4]

42 – Onların içinde senin söylediklerini dinlemeye gelenler de var.

Fakat sen sağırlara nasıl duyurabilirsin ki? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa!

43 – Onların arasında sana bakanlar da var.

Fakat gözleri görmeyenlere sen nasıl doğru yolu gösterebilirsin, hele basiretleri de yoksa! [25,41-42]

Baş gözü ile beraber kalb gözü de görmezse, böyle bir âmaya birşey anlatmak mümkün olmaz. Görmekten gaye, ibret almaktır. Dolayısıyla, asıl önemli olan basirettir. Bundan ötürü kalb gözü açıksa âma, birşeyler sezer. Hatta böyle olan bir âma, ahmak olan göz sahibinin anlayamadığını anlar.

44 – Allah insanlara asla zulmetmez. Lâkin insanlar kendi kendilerine zulmederler.

45 – Kıyamet günü Allah hepsini biraraya toplayacak.

Dünyada, gündüzün ancak bir saati kadar zaman yaşamış gibi gelecek kendilerine. O şekilde ki sadece tanışacak ve birbirlerini görünce tanıyacakları kadar yaşadıklarını sanacaklar.

Allah’a kavuşmayı yalan sayıp da doğru yolu tutmamış olanlar, en büyük kayba uğramışlardır. [79,46; 20,104; 70,11-15; 23,101; 77-15]

46 – Onlara vaad ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek, yahut seni vefat ettirsek, nasıl olsa sonunda onlar bize döneceklerdir.

Elbette Allah, kendilerinin ne yapacaklarına şahittir.

47 – Her ümmetin bir Peygamberi vardır.

Peygamberleri kendilerine gelince, aralarında adaletle hükmedilir, hiç birine zulmedilmez. [39,69]

48 – Onlar: “Eğer dediğiniz doğru ise, peki bu vaadin ne zaman gerçekleşeceğini söyleyin!” derler. [42,18]

49 – De ki: “Ben kendi kendime bile, Allah’ın dilediğinden başka ne bir zararı savma, ne de bir fayda sağlama imkânına sahip değilim.

Her ümmetin belirlenmiş bir ömür süresi vardır.

Artık o vaadeleri gelince, onu ne bir saat ileri, ne de bir saat geri alamazlar.” [7,34.188; 63,11]

50 – De ki: “Ne dersiniz, şayet O’nun azabı size yatarken veya gündüzün gelirse ne yaparsınız?

Mücrimler bunlardan hangisini acele ile istiyorlar?”

51 – Olan olduktan sonra mı ona iman edeceksiniz?

Ya şimdi ha! Hani siz bunu çarçabuk istiyordunuz? [32,12; 40,84-85]

52 – Sonra o zalimlere: “Ebedî azabı tadın bakalım! Siz dünya hayatında neyi hak ettiyseniz, sadece onun karşılığını göreceksiniz.” denir. [32,14]

53 – “Sahi doğru mu bu?” diye senden haber sorarlar.

De ki: “Evet! Rabbime yemin ederim ki o elbette gerçektir ve siz bundan yakayı kurtaramazsınız.” [6,134; 36,82; 34,3; 64,7]

54 – Kendi nefsine zulmeden her kişi, dünyadaki bütün şeylere malik olsaydı bile, kendisini cezadan kurtarmak için hepsini fidye olarak verirdi.

Onlar cezaları olan azabı görünce içten içe duydukları pişmanlığı açığa vururlar.

Ne çare ki, kendilerine asla haksızlık edilmeksizin, aralarında adaletle hüküm verilmiştir.

Eserre: Hem açığa vurmak, hem de, acının şiddeti sebebiyle kişinin nutku tutulduğundan söyleyememesi yani içinde gizlemek hakkında kullanılır. Yani bu kelime bu iki zıt mânaya gelmesi itibariyle ezdaddandır.

55 – İyi bilin ki göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır.

İyi bilin ki Allah’ın vaadi gerçektir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

56 – Hayatı veren de, öldürüp geri alan da O’dur. Ve sonunda hepiniz O’nun huzuruna götürüleceksiniz.

57 – Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidâyet ve rahmet geldi. [17,82; 41,44]

58 – De ki: “Allah’ın lütfuyla, rahmetiyle, evet sadece bununla ferahlanın!

Çünkü bu, onların dünya malı olarak topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.”

59 – De ki: “Peki, Allah’ın size ihsan ettiği rızıklardan, bir kısmını helâl, bir kısmını haram yapmanıza ne dersiniz?”

De: “Allah mı sizin böyle yapmanıza izin verdi, yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

60 – Uydurdukları yalanı Allah’a mâl edenler kıyamet gününü ne zannediyorlar?

Gerçekten Allah insanlara karşı büyük lütuf sahibidir.

Fakat insanların çoğu bu nimete şükretmezler.

61 – Herhangi bir işte bulunsan, onun hakkında Kur’ân’dan herhangi bir şey okusan,

Sen ve ümmetinin fertleri her ne iş yapsanız, siz o işe dalıp coştuğunuzda, mutlaka Biz her yaptığınızı görürüz.

Yerde olsun, gökte olsun, zerre ağırlığınca bir varlık bile Rabbinin ilminden kaçamaz.

Ne bundan küçük, ne bundan büyük hiçbir şey yoktur ki, hepsi apaçık bir kitapta olmasın. [2,44; 6,59; 11,6; 26,217-218] {KM, Matta 10,30}

62 – İyi bilesiniz ki Allah’ın velîlerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar.

63 – Velîler o kimselerdir ki O’na iman edip, emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar.

64 – Dünya hayatında da âhirette de müjde vardır onlara.

Allah’ın hükümlerinde olsun, verdiği sözlerde olsun, asla değişiklik olmaz.

İşte bu müjdeler en büyük mutluluktur. [41,30-32; 21,103; 57,12]

65 – O inkârcıların sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet ve üstünlük Allah’ındır. O her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.

66 – İyi bilesiniz ki göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah’ın kuludur,

Onun hükmü altındadır.

Allah’tan başka birtakım şeriklere ibadet edenler de gerçekte o putlarına tâbi olmazlar.

Onlar sadece birtakım zanlara uymakta ve sırf kafadan atmaktadırlar.

67 – Dinlenip sükûnet bulmanız için geceyi karanlık, çalışıp iş yapmanız için de gündüzü aydınlık kılan O’dur.

Elbette bunda, işitip dinlemesini bilen kimseler için nice deliller ve ibretler vardır.

68 – Müşrikler “Allah evlat edindi” dediler.

Haşâ! O bundan münezzehtir. O her şeyden olduğu gibi evladı olmaktan da müstağnidir.

Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nundur.

Buna dair, ey müşrikler, hiçbir deliliniz yoktur.

Ne o, Allah hakkında kesin bilgi sahibi olmadan konuşuyor,

rastgele şeyleri mi O’na isnad ediyorsunuz? [19,88-95]

69 – De ki: “Allah hakkında böyle yalan uydurup O’na mal edenler asla iflah olmazlar.”

70 – Olsa olsa dünyada az bir zevk alır, ama sonunda Bizim huzurumuza dönerler.

Sonra Biz de inkâr ve nankörlüklerinden ötürü o çok şiddetli azabı onlara tattırırız.

71 – Onlara Nuh hakkındaki haberi oku: O halkına:

“Ey benim halkım, dedi, eğer benim aranızda bulunmam

ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geldiyse, şunu bilin ki ben yalnız Allah’a dayanıp güvendim.

Siz de şerik koştuklarınızla beraber toplanıp işinizi kararlaştırın ki tasasını çektiğiniz bir dert olup kalmasın.

Sonra da bana hiç mühlet vermeden hakkımdaki hükmünüzü uygulayın. [3,128; 11,55-57]

72 – Eğer bu tebliğimden yüz çevirirseniz benim kaybedeceğim bir şey yok!

Çünkü ben sizden ücret beklemiyorum ki!

Benim ücretimi siz veremezsiniz. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir ve bana, O’na teslim olanlardan olmam emredilmiştir. [11,29; 34,47]

73 – Yine de halkı kendisini dinlemeyip onu yalancı saydılar.

Biz de hem onu, hem de gemide beraberinde olanları kurtardık 

ve bunları o ülkede onların yerine geçirdik.

Âyetlerimizi yalan sayanları ise suda boğduk.

İşte bak, uyarıldığı halde doğru yolu tutmayanların akıbetlerinin nasıl olduğunu gör! [2,30; 39,40; 7,64]

74 – Nuh’tan sonra, kendi halklarına resul olarak daha nice peygamberler gönderdik.

 Onlar kavimlerine âyetler, mûcizeler getirdiler; ama berikiler, önce yalan saydıkları şeye, bir türlü inanmadılar.

İşte haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz!

75 – Onlardan sonra da, Firavun ile ileri gelen yöneticilerine Mûsâ ile Harun’u delillerimiz, mûcizelerimizle gönderdik.

Ama onlar büyüklük taslayıp kabul etmeyi kibirlerine yediremediler ve suçlu bir halk oldular. [7,60]

76 – Onlara tarafımızdan gerçek ulaşınca: “Bu besbelli bir sihirdir.” dediler. [27,14]

77 – Mûsâ dedi ki: “Size gelen gerçeği böyle mi nitelendiriyorsunuz?

İnsaf edin, sihir midir bu?

Şu bir gerçektir ki büyücüler iflah olmazlar.”

78 – “Sen”, dediler, “bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz dinden döndüresin de

ülkede önderlik ikinize kalsın diye mi geldin? Biz, mümkün değil, size inanmayız.” [7,70]

Dine inanmayanların bütün düşündükleri dünya menfaatı olduğundan, peygamberlere bile bakışları o açıdan oluyor.

Âyet dine hizmet edenlerin bu hususa dikkat etmelerini, en ufak bir açık verilmemesi yani müminlerin şahsî ve dünyevî menfaatlere yönelmemeleri  gerektiğini ima ediyor.

79 – Firavun: “Ne kadar usta sihirbaz varsa, hepsini toplayıp getirin!” emrini verdi.

80 – Büyücüler gelince Mûsâ onlara: “Ortaya atacağınız ne varsa atın, hünerinizi gösterin” dedi.

81-82 – Onlar iplerini ve değneklerini atınca Mûsâ şöyle dedi:

“Yaptığınız şey, sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır.

Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez.

Mücrimler hoşlanmasa da, Allah sözleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır.” [8,8]

83 – Hasılı, başlangıçta Mûsâ’ya, kendi kavminden, genç bir kuşaktan başka iman eden olmadı.

Kavmi, Firavun’un ve yöneticilerin, kendilerine işkence edeceklerinden korkuyorlardı.

Çünkü Firavun o ülkede son derece despot ve çok aşırı gidenlerdendi.

84 – Mûsâ: “Ey kavmim, dedi, Siz Allah’a iman ettiniz, O’na tam bir teslimiyetle bağlandınızsa, öyleyse yalnız O’na dayanıp güvenin!” [67,29; 73,9; 11,123]

85-86 – Onlar da şöyle cevap verdiler: “Biz de Allah’a dayanıp güvendik.

Ey Rabbimiz! Bizi o zalim kimselerin işkenceleri ile imtihan etme ve rahmetinle kurtar bizi o kâfirler güruhundan!”

87 – Mûsâ’ya ve kardeşine: “Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın,

evlerinizi namazgâh yapın, namazı hakkıyle ifa edin ve ey Mûsâ müminleri müjdele!” diye vahyettik.  [12,21]

İsrailoğullarında aslolan, ibadetin mâbedde yapılmasıdır. Fakat işkence döneminde, ruhsat kabilinden, evleri namazgâh edinmelerine izin verilmişti.

88 – Mûsâ: “Ey bizim Rabbimiz!” dedi. “Sen Firavun ile onun ileri gelen adamlarına dünya hayatında muazzam zinet, haşmet ve servet verdin.

Ey bizim Rabbimiz! İnsanları neticede Senin yolundan saptırsınlar diye mi onlara bu imkanı verdin?

Ey bizim büyük Rabbimiz, mahvet, sil süpür onların servetlerini ve kalblerini şiddetle sık;

belli ki o acı azaba girmedikçe onlar imana gelmeyecekler.”

89 – Allah buyurdu ki: “Dualarınız kabul edildi. Dürüst olmaya devam edin, müstakim olun ve sakın hakikati bilmeyenlerin  yoluna tâbi olmayın.”

90 – Derken, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Hemen Firavun, askerleriyle beraber zulmederek ve saldırarak peşlerine düştü.

Nihayet boğulmak üzere iken: “İman ettim. İsrailoğullarının inandığı İlahtan başka tanrı yokmuş. Ben de müslümanlardanım” dedi. [2,50; 40,84-85; 20,78; 26,66]

91-92 – “Şimdi mi? Halbuki bundan önce isyan etmiştin, bozgunculardan olmuştun!

Biz de bugün senin bedenini denizden kurtarıp karada bir yere çıkaracağız ki

senden sonra gelecek nesillere ibret olasın.”

Doğrusu insanların birçoğu bizim âyetlerimizden, ibret alınacak delillerimizden gafildirler. [28,39-41]

Mevcut Tevrat metni, Mısır’dan çıkış konusunda küçük ayrıntılara bile yer verecek kadar tafsilat ihtiva etmesine rağmen, Firavunun bedeninin mahfuz kalacağına dair bu önemli hadiseye hiç temas etmez. Kur’ân’ın mûcizevî bir tarzda haber verdiği bu hâdise, son asırda keşfedilmiştir. Hz. Mûsâ’yı takip edip boğulan Firavun’un cesedi zamanımıza kadar Mısır’da kalmış, oradan Londra’ya götürülmüş olup insanlar tarafından ibretle seyredilmektedir.

93 – Biz İsrailoğullarını güzel bir yerde yerleştirdik, onlara helâl hoş rızıklar verdik.

Kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilafa düşmediler, fakat ondan sonra ihtilafa başladılar.

Elbette Rabbin, aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda kıyamet günü hükmünü verecektir. [7,137; 26,59-60]

94-95 – Eğer, faraza, sana indirdiğimiz hususlardan herhangi birinde şüphe edersen, senden önce kitap okuyanlara sor.

Celalim hakkı için, sana Rabbin tarafından gerçek gelmiştir, bundan en ufak bir tereddüdün olmasın! Sakın Allah’ın âyetlerini yalan sayanlardan olma, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun. [7,157]

Kur’ân, Resulullahın Tevrat ve İncîl’de müjdelendiğini bildirir. Ehl-i kitabın, kendi çocuklarını tanıdıkları gibi onu tanıdıklarını söyler. Bu âyetten maksat, Kur’ân’ın ve Hz. Peygamberin nübüvvetinin doğruluğuna dair bilgiyi te’kit etmektir. Yani:

“Olmaz ya, faraza onlarda bu bilginin olduğuna dair içine bir şüphe gelecek olursa şüpheye düşenin yapacağı iş, hemen deliller aramak ve ilim adamlarıyla görüşmektir. Sen de öyle yap, Ehl-i kitap bilginlerine sor, zira onlar bu konuda yeterli bilgi sahibidirler.” Şu halde bu âyetten maksat: “Yahudi bilginlerinin Resulullahın nübüvvetini ne derece kuvvetle bildiklerini anlatmaktır, yoksa Hz. Peygamberin şüpheye düştüğünü bildirmek değildir.”

96-97 – (Kâfir olarak ölüp cehenneme gideceklerine dair) haklarında Rabbinin hükmü kesinleşmiş olanlar,

her türlü mûcize de önlerine gelse, gayet acı azabı görmedikçe iman etmezler. [10,88]

98 – Azap gelip çattığı zaman imana gelip de bu imanı kendilerine fayda vermiş olan bir tek memleket halkı olsun, bulunsaydı ya!

Asla böyle bir şey vaki olmamıştır.

Ancak Yunus’un halkı müstesnadır ki bunlar iman edince,

kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik ve onları bir süre daha yaşattık. [21,87-88; 36,30; 37,139-148; 51,52]

99 – Eğer Senin Rabbin dileseydi, dünyada ne kadar insan varsa hepsi imana gelirdi.

Ama bunu irade etmedi.

Şimdi sen mi, imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın?

100 – Allah’ın izni olmadıkça hiç bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.

(O, akıl ve iradelerini iman tarafına kullananlara iman nasib eder).

Fakat akıllarını çalıştırmayanlara ise şeytanı musallat eder, o pislikte bırakır. [11,118-119; 13,31; 88,21-22; 28,56]

101 – De ki: “Göklerde ve yerde neler ve neler var, bir baksanıza!”

Fakat bunca işaretler ve uyarılar iman etmeyecek kimselere ne fayda verir ki?

102 – Onlar, sadece kendilerinden önce gelip geçmiş milletlerin unutulmaz azap günleri gibi bir gün gözlüyorlar değil mi?

De ki: “Gözleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum.”

103 – Sonra Biz, resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız.

Böylece müminleri kurtarmak üzerimize düşen bir borçtur.

104-106 – De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimden şüphede iseniz,

iyi bilin ki, ben sizin Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeylere asla ibadet etmem; lâkin sadece ve sadece, sizin ruhunuzu teslim alacak olan Allah’a ibadet ederim.

Bana müminlerden olmam emredildi ve “yüzünü, özünü Allah’ı bir tanıyarak dine ver ve sakın müşriklerden olma.”

“Sakın Allah’tan başka, sana ne fayda ne zarar vermeyecek olan putlara yalvarma,

şayet böyle yaparsan, o takdirde kesinlikle zalimlerden olursun” 

diye talimat verildi.

107 – Eğer Allah sana bir sıkıntı, bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur.

Şayet sana hayır dilerse, o durumda O’nun bu lütfunu engelleyebilecek de yoktur.

O lütfunu ihsanını kullarından dilediğine eriştirir. O, öyle gafur, öyle rahîmdir! (aff, merhamet ve ihsanı boldur).

108 – De ki: “Ey insanlar! İşte Rabbiniz tarafından, hakikat size gelmiş bulunuyor.

Artık kim o gerçeği kabul eder de doğru yolu tutarsa, bunun faydası sadece kendisinedir.

Her kim de o yoldan saparsa, o da kendi aleyhine olarak sapar.

Bilin ki, ben işlerinizi yönetmeyi üstüne almış biri değilim.

109 – Sana Rabbinden ne vahyolunursa ona tâbi ol ve “Allah hükmünü izhar edinceye kadar sabret. Çünkü hakimlerin en hayırlısı, en güzel hüküm vereni ancak O’dur.