Bir Hadis Ezberleyelim

El cümuatü haccü’l mesakin: Cuma fakirlerin haccıdır.
Şuarâ Suresi - 2 Yazdır e-Posta

96-102 – Orada putlarıyla çekişirken şöyle derler “Vallahi de, tallahi de biz besbelli bir sapıklık içinde imişiz!”

“Çünkü biz sizi Rabbülâlemin ile bir tutuyorduk. Ama bizi saptıranlar da, o mücrimler oldu.

“Şimdi artık ne şefaatçimiz var bizim, ne candan bir dostumuz!”

“Ah! Ne olurdu, imkân olsa da dünyaya bir dönsek ve müminlerden olsaydık!” [36,56; 40,47; 7,53; 38,64]

Siyaktan iyice anlaşıldığı üzere âyet, kâfirler lehindeki şefaati reddetmektedir. Yoksa müminler hakkındaki şefaati inkâr edenlerin bu âyeti ileri sürmeleri geçersizdir.

103 – Elbette bunda alınacak ibret vardır; fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

104 – Ama senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

105 – Nûh’un halkı da gönderilen resûlleri yalancı saydı. [36,14; 7,59-84]

106 – Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “Hâla inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız?

107 – Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

108 – Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.

109 – Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülalemîn’dir.

110 – Haydi öyleyse! Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.”

111 – “A!” dediler, “seni izleyenlerin, toplumun en aşağı tabakasından olduklarını göre göre sana inanmamızı nasıl beklersin?” [6,52-53; 80,5-12]

112-113 – Nûh: “Onların daha önce ne yaptıkları hakkında bilgim yoktur.

Sizin azıcık bir şuurunuz olsaydı bilirdiniz ki onların hesabı ancak Rabbime aittir.

114-115 – Ben iman edenleri asla kovamam. Ben sadece açıkça uyaran bir elçiyim.”

116 – “Nûh! bizi dinle!” dediler, “eğer bu dâvadan vazgeçmezsen, mutlaka taşa tutulacaksın!

Mercûm’un iki anlamı olabilir: 1.Taşlanmış, recm edilmiş. 2.Her taraftan azarlanmış, lanetlenmiş. Burada her iki mâna da geçerlidir.

117-118 – “Ya Rabbî,  dedi, halkım beni yalancı saydı.

Artık benimle onlar arasındaki hükmünü Sen ver, beni ve beraberimdeki müminleri Sen halas eyle ya Rabbî!” [54,10-14]

119 – Hülasa Biz de onu ve yanındakileri o yükle dolu gemi içinde kurtardık.

120 – Arkasınden geride kalanları da suda boğduk.

121 – Elbette bunda alınacak ibret var,

fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler.

122 – Ama Senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

123 – Âd halkı da resûlleri yalancı saydılar.

124-127 – Kardeşleri Hûd onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız?

Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Öyleyse Alaha karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Bu hizmetten ötürü sizden hiç bir ücret istemiyorum.

Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülâlemindir. [25,4-5; 16,24]

128-130 – Siz her yol üzerinde, gelip geçenleri şaşırtmak için bir alamet yapıp

saçma sapan şeylerle mi uğraşırsınız?

O muazzam yapıları Dünyada ebedi kalmak gayesiyle mi inşa ediyorsunuz?

Başkalarının hukukuna karşı hiç sınır tanımadan hep böyle zorbalık mı yapacaksınız? [89,6-7; 53,50; 41,15; 46,25; 69,7]

Hz. Hud o binaların sadece plan, sayı ve ihtişamlarına değil, aynı zamanda bu israflı yapıların o milletin ahlâk, kültür ve medeniyeti üzerindeki yakın etkilerine de itiraz etmiş oluyordu.

131-135 – Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.

Size bildiğiniz bunca nimetleri veren,

size evcil havyanlar ve evlatlar ihsan eden,

bağ ve bahçeler, pınarlar lütfeden o Rabbinize karşı gelmekten sakının.

Müthiş bir günün azabının tepenize ineceğinden, gerçekten endişe ediyorum!”

136-138 – “Sen” dediler, “ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir.

Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen adetlerinden başka birşey değildir.

Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” [11,53]

139 – Neticede onu yalancı saydılar, Biz de onları imha ettik.

Elbette bunda, alınacak ibret var,

fakat onların ekserisi ibret ders da iman etmezler.

140 – Ama Senin Rabbin aziz ve rahimdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). [7, 73; 11,61-68; 15,80; 27,45]

141 – Semud halkı da resûlleri yalancı saydı.

142-145 – Kardeşleri Salih onlara şöyle dedi: “Hâla inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız?

Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.

Bu hizmetten dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum.

Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülâlemindir.

146 – Siz burada, konfor ve güven içinde kendi rahatınıza bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?

147-148 – Bağlarda, bahçelerde, pınarların başında, ekinler, bostanlar, dalları kırılacak derecede yüklü salkımları sarkan hurmalıklar içinde

devamlı kalacağınızı mı sanıyorsunuz?

149 – Böyle düşündüğünüz için mi dağlarda ince bir sanat eseri lüks villalar yontuyorsunuz?

Hicazın kuzeyinde Medine ile Tebük civarında Hicr dağının batı yamaçlarında Semudluların kayalara oydukları mesken ve mezarlara dikkat çekilmektedir. Bu yapılar, yüksek bir uygarlık ve dünyevi kudrete işaret eden ince bir zevk ve büyük emek ürünüdürler. Kalıntıları bu gün de görülebilir durumda olan bir takım hayvan figürleri ve kitabelerle süslü bu yapılar, popüler Arap dilinde Medayin Salih diye adlandırılır.

150-152 – Artık Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.

Sakın işi gücü dünyada fesat çıkarıp nizamı bozmak olan,

düzeltme için ise hiç bir gayretleri bulunmayan o haddi aşanların isteklerine uymayın.

153-154 – “Sen” dediler, “bir sihirin etkisine kapılmışlardan birisin.

Hem bize hiçbir üstünlüğün yok, bizim gibi bir insansın.

Yok eğer böyle değilsen, iddianda doğru isen mûcize göster bize!”

155-156 – Salih: “İşte mûcize, şu dişi deve!

Nöbetleşe olarak, kuyudan bir onun içme sırası, belirli günde de sizin içme sıranız olsun.

Sakın ona fenalık dokundurayım demeyin,  yoksa sizi müthiş bir günün azabı bastırıverir.” dedi.

157 – Derken, deveyi boğazladılar, ama çok geçmeden yaptıklarına pişman oldular.

158 – Çünkü bildirilen o azap onlar bastırıverdi.

Elbette bunda alınacak ibret vardı. Ama onların ekserisi ders alıp da iman etmezler.

Semud halkından günümüze ulaşan tarihî kalıntılar vardır. Hicr denilen bölgede (Medine ile Tebük arasında) yer alan bu kalıntılar arasında bir de kuyu vardır. Bu kuyu Osmanlı Devletinden kalan bir askeri karakol içinde olup, Hz. Salih’in mûcizevî devesinin su içtiği kuyu olduğu bildirilmektedir. Harabelerden, müthiş zelzelenin 500 x 200 km. çapında bir kısmı etkilediği anlaşılmaktadır (Tefhim). Hicr’deki kalıntıların benzerleri Ürdünde Petra bölgesinde de vardır. Bazı şarkiyatçılar Kur’ân hakkında şüphe uyandırmak için Hicr’deki binaların Semud’a değil, Nabatlılara ait olduğunu iddia ederler. Halbuki Nabatlılar, Semud halkından öğrenip bu san’atı mükemmel duruma ulaştırmış olabilirler.

159 – Ama senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

160 – Lût halkı da elçi yalancı saydı.

161-164 – Kardeşleri Lût onlara şöyle dedi: “Hâla inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız?

Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.

Bu hizmetten ötürü sizden hiç bir ücret istemiyorum.

Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülalemindir. [7,80-84; 11,74-83; 15,57-77; 29,28-35]

165,166 – Neden siz bütün insanlardan sadece erkeklere şehvetle varıyorsunuz?

Neden Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da bu işi yapıyorsunuz?

Siz hakikaten iyice azmış bir toplumsunuz.”

167 – “Bizi dinle Lût!” dediler, “bu söylediklerine son vermezsen mutlaka yurt dışına sürüleceksin. [7,82]

168-169 – “Ben” dedi, “sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum.

“Beni ve bana tâbi olanları, onların yaptıkları kötülüğün cezasından

ve onların her türlü şerrinden Sen kurtar ya Rabbi!”

170 – Biz de onu ve ona uyanları tamamen kurtardık.

171 – Yalnız bir koca karı geride kalıp helâk edilenler arasında oldu.

172 – Sonra geridekileri hep imhâ ettik.

Lut halkının başına inen azap Tevrat’ta ve antik dönemden kalan eserlerde de yer alır. Ayrıca, bazı tarihî ve arkeolojik araştırmalar da olayı tesbit etmektedir. Olay Lût Gölü (Ölü Deniz) civarında, M. Ö. yaklaşık 1900 sıralarında vaki olmuştur. Bu vadide Lut kavminin yaşadığı Sodom şehrinin yanısıra Gomore, Adma, Zebuyem kentleri de vardı.

173 – Üzerlerine öyle helâk eden bir yağmur yağdırdık ki sorma!

Uyarılanların başına yağan musîbet ne fena idi!

174 – Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler.

175 – Ama Senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

176 – Eyke halkı da resulleri yalancı saydı.

Eyke ile Medyen bazı müfessirlere göre aynı, bazılarına göre ise iki ayrı kavim idi. Muhtemelen bunlar aynı ırkın iki kolu idiler. Hz. İbrâhim’in oğlu Medyen’e nisbet edilen bu halk, Hicaz’ın kuzeyinden itibaren Filistin’in güneyine kadar çeşitli yerleşim merkezleri kurmuşlardı.

177-180 – Şuayb onlara şöyle dedi: “Hâla inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız?

Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.

Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum.

Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemindir.”

181 – Ölçeği, tam ölçün de eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın.

182-183 – Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın.

Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın.

184 – “Sizi de sizden önceki nesilleri de yaratan Rabbinize karşı gelmekten sakının.”

185 – “Sen” dediler, “bir sihirin etkisine kapılmışsın.

186 – Bize hiç bir üstünlüğün yok, sen de bizim gibi bir insansın.

Doğrusu, biz seni yalancılardan sanıyoruz.

187 – Eğer peygamberlik iddiasında doğru isen haydi gökten üstümüze bir parça düşür, üstümüze azap indir.” [17,92; 8,32]

188 – Şuayb: “Rabbim sizin yaptıklarınızı çok iyi biliyor.” dedi. [7,88; 11,87]

189 – Yine de onu yalancı saydılar. Bunun üzerine o gölge gününün azabı onları bastırıverdi. Gerçekten o müthiş bir günün azabı idi.

Rivayete göre Allah onlara yedi gün ve sekiz gece süren şiddetli bir sıcak verdi. Evlere sığınıp, sonra ovaya çıkmaya mecbur kaldılar. Gölgeleyen bir bulutun altında toplandılar. O gölgelik bir ateş halinde üzerlerine düşüp hepsini yiyip bitirdi.

190 – Elbette bunda alınacak ibret vardır.

Fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler.

191 – Ama Senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş rahmet sahibidir).

192 – Elbette bu Kur’ân Rabbülâleminin indirdiği bir kitaptır.

193-195 – Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden  olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir. [2,97]

196 – Bu Kur’ân’a, elbette öncekilerin kitaplarında da işaret edilmişti. [7,157]

Maksat şudur: “Bu zikir, bu vahiy ve bu ilahî emirler, daha önce gönderilmiş ilahî kitaplarda da vardır. Bunların hiçbiri ilk olarak Kur’ân’da yer almış değildir.

197 – İsrailoğullarından bilginlerin onu bilmeleri, onlar için bir delil değil midir?

198-199 – Eğer Biz Kur’ân’ı arap olmayanlardan birine indirseydik de O’nu kendilerine okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi. [15,14-15; 10,96-97]

Hz. Peygamberin karşılaştığı inatçı inkârın bir şekli de şu idi: “O’nun getirdiği mesaj Arapçadır. Kendisi de Arap olduğu için bunu kendisinin hazırladığı söylenebilir. Şayet kendisinin de, bizim de bilmediğimiz bir dilden olsaydı ona inanabilirdik.” Oysa Allah onların dediği gibi yapsaydı, bu sefer şöyle diyeceklerdi. “Bu yabancıyı cin tutmuş! Başka izahı yok!” Allah Teâla onlara cevaben kolaylıkla anlamaları için kendi dillerinde gönderildiğini bildirmiştir [44,58]. Fakat onlar bunu anlamazlıktan gelmişlerdir.

Aslında Arapça dışında bir dil ile gönderilseydi, yine onlar: “Şu tuhaflığa bakın: Arap milletinden bir resul gönderilmiş, ama ona öyle bir mesaj verilmiş ki ne kendisi anlıyor, ne de halkı!” (Krş. 41,44). Allah onların çaresizlik içindeki son bahanelerini, daha doğrusu sayıklamalarını da cevaplandırmıştır: “Vahyi gökten kağıtlar halinde indirsek, onlar da elleriyle tutsalar dahi bu sefer de: “Bu bir büyüden ibaret, gerçek olamaz!” derlerdi [6,7].

200-201 – İşte aynen bunun gibi, Biz o yalanlamayı o mücrimlerin kalplerine öyle bir soktuk ki, o can yakıcı azaba girmedikçe ona iman etmezler.

202 – İşte bu azap, kendilerine ansızın gelir ki, onlar hiç farkında olmazlar.

203 – İşte o zaman: “Acaba, bize, azıcık olsun, bir mühlet verilir mi” derler. [14,44; 40,84-85]

204 – Hâla, onlar Bizim azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar. [29,29-53]

205-207 – Ne dersin: Onları yıllarca yaşatsak da, sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi? [2,96; 92,11]

208 – Biz hiç bir ülkeyi, uyarıcıları gelmeden imha etmedik. [17,15; 28,59]

209 – Öğüt ve hatırlatmada bulunulmuştur. Biz hiçbir zaman zalim olmadık.

210 – Kur’ân’ı asla şeytanlar indirmiş değildir.

211 – Bu, onların yapacağı iş değildir! Hem isteseler de buna güçleri yetmez!

212 – Çünkü onlar vahyi işitmekten kesinlikle menedilmişlerdir. [72,8-10]

213 – Öyleyse sakın, Allah ile beraber başka tanrıya yalvarma, sonra azaba mâruz kalanlardan olursun. [36,6; 6,92; 51,19,97; 11,17]

214 – Önce en yakın akrabalarını uyar.

Bu emir, İslâm’ın bir prensibini ortaya koymaktadır: Peygamber ve ailesi için hiç bir ayrıcalık yoktur. Hatta yükümlülükler önce onlardan başlamaktadır: Zekat diğer müslümanlara düşerken, Peygamber ailesine haramdır. İlk kaldırılan faiz, Hz. Peygamberin amcası Abbas (r.a) ınki olmuştur. Faraza suç işlemeleri halinde Peygamber hanımlarının cezası iki misli olarak belirlenmiştir. [33,30]

215 – Sana tâbi olan müminlere kol kanat ger.

216 – Bununla beraber akrabalarından sana isyan edenlere “Ben sizin yaptıklarınızdan beriyim” de.

217 – Sen o aziz-u rahîme (o mutlak galip ve geniş rahmet sahibine) güvenip dayan.

218-220 – Sen yolunda kaim olurken, namaza dururken de, O seni elbette görüyor. Secde edenler, ibadet edenler arasında dolaşmalarını da görüyor. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur. [5,67; 52,48]

221 – (Şeytanlardan bahsediyorlar) şeytanların asıl kime indiğini bildireyim mi?

222 – Onlar yalan ve iftiraya, günaha düşkün kimselere inerler.

223 – Çünkü o iftiracılar şeytanlara kulak verirler, esasen onların çoğu yalancıdırlar.

Yalancı, iftiracı kâhinler, bilgileri noksan olduğundan, onlardan birtakım vehimler, emareler öğrenirler, sonra hayalhanelerinden gerçeğe uymayan hürafeler çıkarırlar, uydurdukları yalanları söylerler. Hadis-i Şerifte: “Cinnî, gayb aleminden bir kelime kapar, sonra onu insanlardan olan dostunun kulağına koyar, o da yüz yalan ilave ederek onu söyler.” bildirilmiştir. “Yulkûne” nin faili, yani “dinleme işini yapanlar” şeytanlar da olabilir. Yani onlar mele-i a’lâya kulak vermeye çalışırlar.

224 – Şairler var ya, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer!

225-226 – Görmez misin onlar her vadide sözcüklerin, hayallerin peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler. [36,69; 69,41]

227 – Ancak iman edip, güzel ve makbul işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme mâruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna.

Zalimler de nasıl bir ınkılab ile devrileceklerini, yakında öğrenirler. [40,52]

Cahiliye dönemi arap şiirinde şehvet, intikam, ırkçılık gibi duygular hakim olup fazilet temaları az yer alırdı. Onun için Hz. Peygamber, genellikle şiir karşısında olumsuz bir tavır takınmıştır. Fakat bu arada bazan şiir dinlemiş, bir keresinde: “Bazı şiirler hikmet doludur” buyurmuştur. Ümeyye b. Ebi’s-Salt hakkında: “Şiiri iman etti, ama kendisi kâfirdir” demiştir. Bu olumlu tavır 227. ayetin istisnasının tefsiri kabilindedir. Bu ayet: 1. İman,   2. Makbul işler işleme, 3. Allah’ı sık sık hatırlama, 4 - Şahsi hislerle hareket etmeyip kamunun haklarını savunma şartları ile şiiri mübah kılmıştır. Bu itibarla Hz. Peygamber (a.s.) Kâb b. Mâlik, Hassan b. Sâbit gibi şairleri övmüştür.