Bir Hadis Ezberleyelim

Es sabru miftahul ferec: Sabır, başarının anahtarıdır.
Şuarâ Suresi - 1 Yazdır e-Posta

227 âyettir. Mekkî olup son dört âyeti Medine’de inmiştir. 224. âyette şairlerden bahsolunup Kur’ân’ın bir şair eseri olduğunu iddia eden muhalifler reddolunup, bununla beraber şairlerin makbul kısmının da bulunduğu kabul edilir. Bu yön üzerinde durularak sûreye Şuâra adı verilmiştir. Hz. Peygamberi takviye için Hz. Mûsa, Hz. İbrahim, Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Lût, Hz. Şuayb (aleyhimü’s-selam) gibi peygamberlerin tebliğleri nakledilir. Bunlar A’raf sûresinde daha tafsilatlı geçen kıssalardır. Yalnız orada tarihî sıraya göre anılırlarken burada hikmet ve ibret icabı sıra değiştirilir. Böylece Kur’ân’ın, bazan kasden tarihî gaye değil, dinî gaye gözettiğine dikkat çekilmiş olur.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – Tâ Sîn Mîm

2 – Şunlar gerçekleri açıklayan kitabın âyetleridir.

Mübin: Açık, gerçekleri açıklayan, Allah’tan geldiği âşikâr ve kesin, hak ile batılı kesin olarak birbirinden ayıran anlamına gelir.

3 – Onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin. [35,8; 18,6]

4 – Eğer dileseydik onlara gökten öyle bir mûcize indirirdik ki, onun karşısında ister istemez boyun bükerlerdi.

Allah dileseydi İnkâr edenlerin, imana girmelerini gerektirecek mûcizeler gösterirdi. Fakat Onun hikmeti, insana verdiği akıl, irade gibi kabiliyetlere göre insanlık şahsiyetine yaraşan bir hürriyet vermeyi dilemiştir. Allah insanın, gerek tekvinî kainat kitabına, gerek tenzilî kitabına yerleştirdiği âyetleri inceleyerek hidâyeti kabul etmesini beklemektedir. İnsan bu imtihan dünyasında gerçeğe yönelmekle gelişme ve yükselme imkânı bulmaktadır.

5 – (Fakat Biz bunu istemedik.) O sebeple, ne zaman onlara Rahman’dan yeni bir mesaj gelse, mutlaka ona arkalarını dönüp uzaklaşırlar. [12,103; 36,30; 23,44]

6 – Nitekim işte bu mesajı da yalan saydılar, ama alay edip durdukları Kur’ân’ın bildirdiği olaylar, yakında başlarına gelince, alay etmenin ne demek olduğunu anlayacaklardır.

7 – Peki bunlar yeryüzüne, orada her güzel çiftten nice nebatlar yetiştirdiğimize hiç bakmıyorlar mı?

Aynı su ile sulanan, aynı toprakta binlerce çeşit ürünün yetişmesine dikkat edip, tesadüfe en ufak bir yer olmadığını bilmek gerekir.

8 – Elbette bunda alınacak ibret vardır; fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

9 – Ama senin Rabbin azîz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir). [10,74]

10, 11 – Bir vakit de Rabbin Mûsâ’ya: “Haydi! o zulme batmış olan topluma, yani Firavunun halkına git. Onlar küfür ve isyandan hâla mı sakınmayacaklar?” diye nida etti. [20,47]

Hz. Mûsâ (a.s.)’ın durumu Hz. Muhammed (a.s.)’ın durumundan daha çetin idi. Zira o Firavunun köleleştirdiği bir millete mensup idi. Hz. Mûsâ Firavunun sarayında büyütülmüştü. Dünyanın en güçlü bir hükümdarını hakka dâvet etmekle görevli idi. Hz. Peygamber ise muhataplarına göre eşit konumda olup, Kureyş’in dünyevi güçleri, Firavun sultanlığı ile kıyas bile edilemezdi. İşte bu kıssa ile Kur’ân Kureyş’e ve herkese şu dersi vermek istiyor: “O zor şartlarda bile hak din galip geldi. Mekke kâfirlerinin bu dâveti engellemesi mümkün değildir.”

12-13 – “Ya Rabbi” dedi, “korkarım ki beni yalancı sayarlar, benim de göğsüm daralır, dilim tutulur. Onun için Harun’a da risalet ver.” [28,34; 20,29] {KM, Çıkış 4,10-14}

14 – “Hem sonra onların benim üstümde bir hakları da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden endişe ediyorum.” [28,15] {KM, Çıkış 2,11-15}

15 – “Hayır!” buyurdu, “Benim âyetlerimle gidin, Biz de sizinle beraberiz, olup bitenleri işitiriz.” [28,35; 20,46]

16-17 – Gidin o Firavun’a: “Biz Rabbülâlemin tarafından sana gönderilen elçiyiz, O’ndan sana mesaj getirdik: İsrailoğullarını serbest bırakacaksın, bizimle gelecekler!” deyin. [20,46]

Hz. Mûsâ ile Harun’un başlıca iki görevleri vardı. 1.Firavun’u ve halkını bir Allah’a kulluğa çağırmak. 2.İsrailoğullarını, Firavun’un esaretinden kurtarmak. Kur’ân bazan her ikisinden (Naziat sûresinde), bazen birinden bahseder.

18 – “A!” dedi, “Sen şu bebekken alıp yanımızda büyüttüğümüz çocuk değil misin? Sonra da bizim sarayımızda senelerce kalmış, ömrünün bir kısmını bizimle geçirmiştin?”

19 – “Sonunda da bildiğin o işi yapmıştın. Sen doğrusu nankörün tekisin!” {KM, Sayılar 12,1}

20 – “Ben” dedi, “yanlışlıkla, sonunda ne olacağını bilmeksizin, şaşkın bir vaziyette o işi yapmıştım.”

21 – “Sizden korktuğum için de kaçmıştım. Ama Rabbim bana hüküm ve hikmet verdi ve beni peygamberler arasına dahil etti.” [28,21; 6,89; 45,16]

22 – “O başıma kaktığın iyilik ise, İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucu değil miydi?”

23 – Firavun: “Sahi, şu bahsettiğin Rabbulâlemin de ne?” dedi. [28,38; 43,51-52]

Firavun, Rabbülâlemin’in mahiyetini soruyor. Bir şeyin mahiyeti ise, benzerleri ile ortak olduğu genel gerçektir. “Onun türü veya cinsi nedir?” diye sormuş oluyor. Allah Teâlanın benzeri olmadığından Hz. Mûsâ (a.s.) cevabında üslub-i hakîm tarzını seçip, yalnız, Rabbülâlemin’in ismini kavram mânasıyla düşündürmek üzere, alemini tefsir ederek “göklerin ve yerin Rabbi” diyor.

24 – “Eğer işin gerçeğini bilmek isterseniz söyleyeyim: O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir.”

25 – Firavun alaycı bir şekilde çevresindekilere: “Bu adamın dediklerini işittiniz değil mi? (Aklısıra cevap veriyor).

26 – Mûsâ onu hiç duymamış gibi sözüne devam ederek: “O sizin de, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.”

27 – Firavun: “Dikkat edin! Size gönderilen bu elçi kesinlikle bir deli!”

28 – Mûsâ: “O doğunun da, batının da, doğu ile batı arasındaki her şeyin de Rabbidir. Aklınız varsa bunu anlarsınız.” [2,258]

29 – Firavun, Mûsâ’ya cevaben: “Eğer benden başka tanrı kabul edersen mutlaka seni zindanlık ederim!” dedi. [7,127; 79,24; 28,38]

30 – “Ya” dedi, “sana doğruluğumu ispatlayan âşikâr bir delil getirmiş olsam da mı?”

31 – “Haydi, dedi, doğru söylüyorsan, göster o belgeni de görelim!”

32 – Bunun üzerine Mûsa asâsını yere attı. Bir de ne görsünler: Değnek her haliyle tam bir ejderha oluvermiş! [27,12; 28,32]

33 – Bir de elini koynundan çıkardı ki bakanların gözlerini kamaştıracak kadar parlak mı parlak! [27,12; 28,32]

34 – Firavun etrafındakilere: “Bu adam, dedi, galiba usta bir sihirbaz!”

35 – “Büyü gücü ile sizi yerinizden yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz, görüşünüzü bildirin!” [7,110]

36-37 – “Bunu ve kardeşini biraz burada beklet, bütün şehirlere haber gönder, sonra ne kadar mahir sihirbaz varsa alıp gelsinler!” dediler.

38 – Böylece belirlenen günde bütün usta sihirbazlar toplandı.

39-40 – Halka da: “Haydi ne duruyorsunuz, siz de toplansanıza!”

“Umarız büyücüler galip gelirler de biz de onların dinlerine tâbi oluruz!” denildi.

Bu büyücüler, büyünün önemli bir rol oynadığı Amon kültürünün resmî rahipleriydiler. Dolayısıyla, onların Hz. Mûsâ’ya galebe çalmaları devlet dininin halkın gözünde önemini pekiştirecekti. Onların ana gayeleri Mûsâ’ya tâbi olmama idi. Yoksa gerçekte sihirbazların dinlerine de tâbi olma gayeleri yoktu. Büyücülere moral vermek için ve onları tam gayrete getirmek için: “Haydi görelim sizi! Galip gelin de biz de sizin dininize girelim” diye teşcî ediyorlardı. Bu sözü kinaye kabilinden söylemişlerdi.

‑41 – Büyücüler Firavunun huzuruna varınca ona:

“Biz galip gelirsek, elbet bize büyük bir ödül verilir herhalde!” dediler.

42 – “Evet, evet! dedi, Üstelik, sizi yakın çevreme alacağım, benim gözdelerimden olacaksınız.”

43 – Yarışma başlayınca Mûsa: “Önce siz marifetinizi ortaya koyun, ne atacaksanız atın!” dedi.

44 – İplerini ve değneklerini yere attılar ve:

“Firavun’un izzetine yemin ederiz ki galip gelen biz olacağız” dediler.

45 – Derken Mûsâ da değneğini yere attı;

bir de ne görsünler:

O, büyücülerin göz boyayarak uydurup ortaya koydukları şeyleri yutuveriyor!

46 – Bunu gören sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

47-48 – “Rabbülâlemine, Mûsâ ile Harun’un Rabbine biz de iman ettik” dediler. [17,81; 21, 18; 20,65-66; 7,116-122]

49 – Firavun: “Demek ben size izin vermeden ona inandınız ha!

Anlaşıldı: Size büyüyü öğretmiş olan ustanız oymuş!

Size yapacağımı da yakında öğreneceksiniz.

Farklı yönlerden olmak üzere el ve ayaklarınızı kesecek ve hepinizi asacağım!”

50 – “Hiç önemi yok” dediler, “biz zaten Rabbimize döneceğiz!”

51 – “İman edenlerin öncüleri olduğumuzdan ötürü umarız ki Rabbimiz günahlarımızı affeder.”

52 – Mûsâ’ya da: “Mümin kullarımı geceden yola çıkar; zira siz mutlaka takip edileceksiniz!” diye vahyettik.

53 – Firavun ise onları takip etmek gayesiyle, bütün şehirlere asker toplamak üzere görevliler çıkardı.

54 – “Esasen bunlar çok küçük, sefil bir gruptur.”

55 – “Fakat bize karşı kızgın olup diş bilemektedirler.

56 – “Biz de elbette uyanık, tedbirli bir topluluğuz” diyordu.

57-58 – Ama neticede Biz onları bahçelerinden ve pınarlarından,

hazinelerinden, servetlerinden

ve kendilerince çok değerli makam ve mevkilerinden çıkardık.

59 – Bu olay böylece tamamlandı.

Bahsedilen bütün o nimetlere İsrailoğullarını mirasçı yaptık. [7,137; 28,5]

Bu ara cümle [7,137] de atıfta bulunulan, İsrailoğullarının Mısır’daki sefalet günlerinden sonra Filistin’de kavuşacakları bolluk ve ikbal günlerine işaret etmektedir.

60 – (Takip kıssasına dönelim) Güneş doğup ortalığı aydınlatırken Firavun’un ordusu onları takibe koyuldu. [44,24]

61 – İki topluluk birbirini görecek kadar yaklaşınca Mûsâ’nın arkadaşları: “Eyvah! Bize yetiştiler!” dediler.

62 – “Hayır, asla!” dedi, “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir.”

63 – Biz Mûsâ’ya: “Asânı denize vur!” diye vahyettik.

Vurur vurmaz deniz yarıldı, öyle ki birer koridor gibi açılan her yolun iki yanında sular büyük dağlar gibi yükseldi. [20,77] {KM, Çıkış 14, 22}

64-66 – Ötekileri (Firavun’un ordusunu da) oraya yaklaştırdık. Mûsâ’yı ve beraberinde olan herkesi kurtardık. Öbürlerini ise suda boğduk.

67 – Elbette bunda alınacak ibret vardır, fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

68 – Ama Senin Rabbin aziz ve rahimdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

69 – Onlara İbrahim’in başından geçenleri de anlat.

70 – Günün birinde o babasına ve halkına hitaben: “Söyler misiniz siz neye ibadet ediyorsunuz?” dedi.

71 – Onlar da: “Kendi putlarımıza ibadet ediyoruz.” dediler ve ilave ettiler: “Onlara tapmaya da devam edeceğiz!”

72-73 – “Peki onlar” dedi, “siz kendilerine dua ettiğinizde sizi işitiyorlar mı?

Yahut taptığınızda size fayda veya tapmadığınızda size zarar verebiliyorlar mı?

74 – “Yook! dediler, ama atalarımızı böyle bir uygulama içinde bulduk, biz de onu benimsedik.”

75-76 – İbrahim: “Peki, gerek sizin, taptığınız gerek, gelip geçmiş babalarınızın taptığı şeyler hakkında biraz olsun düşünmediniz mi?

77 – Bilin ki bütün o ibadet ettiğiniz tanrılar, Rabbülalemin hariç, hepsi benim düşmanlarımdır. [10,71; 11,54-56; 6,81; 43,26]

Kur’ân’ın, Hz. İbrâhim (a.s.) ın tevhid inancına fazla yer vermesinin hikmeti şudur: Araplar, Hz. İbrâhim’in dinine mensup olmakla öğünüyorlardı. Öte yandan Yahudi ve Hıristiyanlar da onun, dinlerinin öncüsü olduğunu ileri sürüyorlardı. Kur’ân bütün onlara şunu vurgulamak istiyordu ki: Hz. İbrâhim’in dini, şimdi Hz. Muhammed (a.s.)’ın size bildirdiği İslâm dinidir. O bu inanç içindir ki ailesini, vatanını ve milletini terkedip gâh Filistinde, gâh Hicazda gâh Mısırda sürgün hayatı yaşamak zorunda kalmıştı.

78 – O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren.

79 – O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren.

80 – Hastalandığımda O’dur bana şifa veren.

81 – O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan.

Allah insanı yaratıp kendi haline bırakmamıştır. Onun vücudunu devamlı surette geliştirme, her türlü ihtiyaçlarını karşılama, ona zarar verecek binlerce tehlikeden koruma işlerini de uhdesine almıştır. Yüce Yaratıcı bunu öyle bir sisteme bağlamıştır ki insanın bu kadar ilerleyen bilgi ve tecrübeleri, bu sistemi güzelce farketmekle beraber lâyıkıyla kavrayamamaktadır.

82 – Büyük hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum Ulu Rabbim de yine O’dur. [4,48]

83 – Ya Rabbî! Bana hikmet ver ve beni salihler arasına dahil eyle! [26,21; 2,130]

84 – Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasib eyle bana. [37,108; 2,129]

85 – Naim cennetlerine vâris olanlardan eyle beni ya Rabbî. [23,10]

86 – Babamı da affet, ona tövbe ve iman nasib et, Zira o yolunu şaşıranlar arasında. [19,47; 9,114; 60,4]

87 – İnsanların diriltilip bir araya toplandığı mahşer günü rüsvay eyleme beni ya Rabbî.

88 – O gün ki ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda eder. [6,94; 23,101; 18,46]

89 – O gün insana fayda sağlayan tek şey, Allah’a teslim ettiği selim bir gönül olur.

90 – O gün cennet müttakilere yaklaştırılır. [15,45]

91 – O gün cehennem azgınlara gösterilir. [21,98]

92-93 – Ve onlara: “Nerede o, Allah’tan başka taptıklarınız?

Size yardım edebiliyorlar mı, kendilerini olsun kurtarabiliyorlar mı?” denilir.

94-95 – Arkasından onlar da, o azgınlar da ve topyekün İblis ordusu da cehenneme fırlatılır.