Bir Hadis Ezberleyelim

Es sabru miftahul ferec: Sabır, başarının anahtarıdır.
Kehf Suresi - 1 Yazdır e-Posta

Mekkede nâzil olmuş olup 110 âyettir. Sûre ihtiva ettiği konulardan biri olan Ashab-ı kehf kıssası vesilesi ile Kehf (mağara) sûresi diye adlandırılmıştır. Bu sûre Ashab-ı kehf, Hz. Mûsâ (a.s.) ile Hz. Hızır (a.s.), Hz. Zülkarneyn (a.s.) kıssalarını nisbeten tafsilatlı olarak anlatır. Ayrıca Hz. Âdem ile İblis kıssası, bazı meseller yer alır. Sûre esas itibariyle imanı temellendirerek, iman edenleri gayret ve himmete getirip, kendilerini bekleyen zafer ve mükâfatı haber vermekte, kâfirleri ise kendilerini bekleyen feci akıbeti bildirmek suretiyle tehdit etmektedir.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – Hamd O Allah’a mahsustur ki kuluna kitabı indirdi ve onun içine tutarsız hiçbir şey koymadı.

2-4 – Dosdoğru bir kitap olarak gönderdi. Ta ki Kendi nezdinde inkârcılar için hazırladığı şiddetli azabı bildirerek onları uyarsın.

Makbul ve güzel işler yapan müminleri de ebediyyen içinde kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelesin ve ta ki “Allah evlat edindi” diyenleri uyarsın.

5 – Bu hususta, ne kendilerinin ne de babalarının hiçbir bilgileri yoktur.

Ağızlarından çıkan o söz ne dehşetli bir söz!

Ama onların iddia ettikleri, sırf yalandan ibaret!

6 – Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin! [26,3; 35,8; 16,127]

Bu âyet Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi vesellem) tebliğ görevine ve insanların hidâyete gelerek ebedî helâkten kurtulmaları dâvasına ne kadar gönülden bağlandığını ifade eder. Demek ki bu gibi ifadeleri, Hz. Peygamberi tenkide yormamalıdır.

7 – Biz, dünyada bulunan her şeyi ona bir zinet kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik.

8 – Ve elbette Biz onun üstünde ne varsa hepsini, kupkuru yapıp dümdüz edeceğiz.

9 – Ne o, yoksa sen, bizim âyetlerimiz içinde yalnız Ashab-ı kehf ve rakîm’in mi ibrete şayan olduklarını sandın? İş öyle değil!

Kur’ân ve hadiste kesin bilgi varid olmayınca, müfessirler birtakım rivâyetler nakletmişlerdir. Hıristiyan geleneğinde M.S. 250 yıllarında Efes şehrinde, dinlerini kurtarmak için, mağaraya giren gençler kıssası vardır. Kehf sûresinde, onların durumlarının nakledilmeleri söz konusudur. Rakîm: Kitabe, yazıt mânasına olup taş, maden veya diğer şeylerden olabilir.

10 – Vakta ki o genç yiğitler mağaraya çekildiler.

Şöyle niyaz ettiler: “Ulu Rabbimiz! Katından bir rahmet ver

ve şu dâvamızda doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle bize!”

11 – Bunun üzerine mağarada onları uykuya daldırdık. Nice yıllar öylece kaldılar.

12 – Sonra da o iki takımdan (Ashab-ı kehf ile hasımlarından) hangisinin mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladıklarını ortaya koyalım diye onları uyandırdık.

13 – Başlarından geçen olayı Biz sana doğru olarak anlatıyoruz.

Gerçekten onlar Rab’lerine tam iman etmiş gençlerdi.

Biz de onların hidâyetlerini ve yakinlerini artırdık. [9,124; 48,4]

14 – Kalplerine kuvvet ve metanet verdik de onlar ayağa kalkıp:

“Rabbimiz, dediler, göklerin ve yerin Rabbidir.

Ondan başka hiçbir ilaha yönelmeyiz.

Şayet böyle birşey yapacak olursak, gerçekdışı, pek saçma bir söz söylemiş oluruz.”

15 – “Şu bizim halkımız var ya, işte onlar tuttular O’ndan başka tanrılar edindiler.

Onların tanrı olduklarına dair açık delil getirmeleri gerekmez miydi?

Uydurduğu yalanı Allah’a mal edenden daha zalim kim olabilir ki?”

16 – “Madem ki onları ve onların Allah’tan başka taptıkları putları terkettiniz,

haydi öyleyse mağaraya çekilin ki Rabbiniz rahmetini üzerinize yaysın,

işinizde size kolaylık ve fayda ihsan etsin.”

17 – Onlara baksaydın görürdün ki güneş doğunca mağaralarının sağından dolaşır,

batarken de sol taraftan onları makaslardı.

Onlar da mağaranın genişçe dehlizinde bulunuyorlardı.

İşte onların böylece uyumaları Allah’ın alâmetlerindendir.

Allah kime hidâyet verirse odur doğru yolda olan; kimi de hidâyetten mahrum eder şaşırtırsa, artık imkânı yok, ona yol gösterecek bir dost bulamazsın.

Mağaranın kapısının tam kuzeye baktığı anlaşılıyor. İşte bundan ötürü mağaraya güneş ışığı girmiyor ve yanından geçen biri içeride ne olduğunu göremiyordu.

18 – Sen onları uyanık sanırdın, halbuki gerçekte onlar uykuda idiler.

(Yanları ezilmesin diye) Biz onları gâh sağa, gâh sola çevirirdik.

Köpekleri ise mağara girişinde ön ayaklarını yaymış vaziyette duruyordu.

Onları görseydin sen de ürker, derhal dönüp kaçardın, için korku ile dolardı.

Dağ başında, uzanmış vaziyette iken sağa sola dönüp duran üç beş kişi... Onları koruyan korkunç bir nöbetçi köpek... Öylesine ürkütücü bir manzara oluşturuyordu ki oraya göz atan kişi onların efsanevi dehşetli caniler olduğunu sanır derhal uzaklaşmaya çalışırdı. Bu da onların, yıllarca dış dünyadan güven içinde olmalarını sağladı.

19-20 – İşte, onları nasıl uyuttuysak öylece de uyandırdık.

Derken aralarında konuşmaya başladılar.

Birisi: “Ne kadar uykuda kaldınız?” diye sorunca bazıları:

“Bir gün, belki bir günden de az!” diye cevap verdiler.

Diğerleri de: “Uykuda ne kadar kaldığınızı tam tamına ancak Rabbiniz bilir” dediler.

“Siz onu bırakın da, açlığımızı gidermeye bakalım.

Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de

baksın hangi yiyecek daha hoş ve helâl ise ondan size azık tedarik etsin.”

“Bir de gayet nazik ve tedbirli davransın, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri sakın hiç kimseye hissettirmesin.”

“Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya taşa tutar, ya da kendi dinlerine döndürürler, bu takdirde de ebediyyen felah bulamazsınız.”

21 – Fakat Bizim takdirimiz başka idi. Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıksa, aynı şekilde öbür kullarımızı da Ashab-ı kehfin durumundan haberdar ettik ki,

Allah’ın haşir vaadinin gerçeğin ta kendisi olup hakkında hiçbir şüphe olmayacağını onlar da anlasınlar.

Derken onları bulan halk, kendi aralarında onlar hakkında ne yapacaklarını tartışmaya giriştiler.

Bazıları: “Onların anısına bir anıt dikin, biz gerçek durumlarını anlayamadık, onların Rabbi hallerini pek iyi bilir” derken,

görüşleri ağır basan müminler ise: “Mutlaka onların yanıbaşlarına bir mescid yapacağız” dediler.

Rivayete göre, şehre gönderdikleri arkadaşları üç asır önce müşrik Decius devrinin parası, o zamanın kıyafeti ve konuşma tarzı ile dikkat çekti. Onu görenler, hazine bulduğu zannı ile kendisini yöneticilere götürdüler. İfadesini alınca, halkın çoğu da onların dinini benimsediğinden kitle halinde mağaraya vardılar. Ashab-ı kehf din kardeşlerini selamlayıp ruhlarını o sırada teslim ettiler. Böylece haşrin ispatına canlı bir delil teşkil ettiler.

Müfessirlerin çoğunluğu oraya mescit yapma fikrinin müminlere ait olduğunu söylerken, Mevdudî tam tersine, bu fikrin şirk uygulamasını devam ettirmek isteyen müşriklere ait olduğunu ileri sürer. Fakat mescid, bu önemli hadiseyi ebedileştirme vesilesi olup şirke yer vermemesi itibariyle, ekseriyetin haklı olduğunu düşünebiliriz.

22 – İnsanların kimi: “Onlar, üç kişi idi, dördüncüleri de köpekleri idi” diyecekler.

Bazıları da: “Beş kişi, idiler, altıncıları da köpekleri idi” diyecekler.

Bunlar, gayb hakkında tahmin yürütmekten ibarettir.

Kimileri de: “Onlar yedi kişi olup sekizincileri de köpekleri idi” derler.

De ki: “Onların sayısını tamtamına Rabbim bilir” Onlar hakkında bilgisi olan çok az kişi vardır.

Öyleyse onlar hakkında, sathî tartışma dışında kimse ile münakaşa etme ve bu konuda ileri geri konuşanlardan da hiç bir bilgi isteme.

Kur’ân, onların sayıları, hangi şehirde oldukları gibi konuları teferruat sayıp asıl çıkarılması gereken derslere dikkat çeker. Şöyle ki:

1. Mümin, haktan dönmemeli 2. Maddî imkânlardan çok, Allah’a dayanmalı. 3. Allah’ın ölüleri diriltmeye kadir olduğuna kesinlikle inanmalı.

23-24 – Hiçbir konuda: Allah’ın dilemesine bağlamaksızın, “Ben yarın mutlaka şöyle şöyle yapacağım” deme!

Bunu unuttuğun takdirde Allah’ı zikret ve: “Umarım ki Rabbim, doğru olma yönünden beni daha isabetli davranışa muvaffak kılar” de. [18,63]

25 – Mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Bazıları buna dokuz yıl daha ilave ettiler.

26 – Sen şöyle söyle: “Ne kadar kaldıklarını asıl Allah bilir.

Zira göklerin ve yerin gaybını bilmek O’na mahsustur.

O öyle güzel görür, öyle güzel işitir ki!

Oysa onların O’ndan başka hâmileri yoktur.

O, kendi hükmüne kimseyi ortak yapmaz.” de.

27 – Sana vahyedilen Rabbinin kitabını oku. O’nun sözlerini değiştirecek güç yoktur ve Ondan başka sığınak bulman da mümkün değildir. [5,67; 33,39]

28 – Rablerine, sırf O’nun rızasını ve cemaline kavuşmayı umdukları için,

sabah akşam yalvaranlarla beraber, sıkıntılara karşı candan sabret.

Dünya hayatının süslerini arzulayarak sakın gözlerini onlardan başkasına çevirme.

Kalbini Bizi zikretmekten gafil bıraktığımız,  heva ve hevesine uyan

ve işi hep aşırılık olan kimselere itaat etme. [6,52; 20,131]

Kureyş eşrafının Hz. Peygamber (a.s.) a: “Biz sana geleceğimiz vakit fakirleri yanından çıkar” demeleri vesilesi ile nazil olmuştur.

29 – De ki: “İşte Rabbiniz tarafından gerçek geldi.

Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”

Şu da bir gerçektir ki Biz o zalimlere,

duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış olan müthiş bir ateş hazırladık.

Eğer susuzluktan feryad edecek olurlarsa kendilerine erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su verilir.

O ne fena bir içecektir ve cehennem ne fena bir barınaktır! [47,15; 55,44]

30 – İman edip güzel ve yararlı işler yapanlara gelince,

şu bir gerçek ki Biz güzel iş yapanların işlerini asla zayi etmeyiz.

31 – İşte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır.

Orada tahtlar üzerine kurularak kendilerine altın bilezikler takılacak, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyecekler.

Tahtlara kurulacaklar.

Ne güzel mükâfattır bunlar ve ne güzel bir meskendir o cennet! [35,33; 25,75-76]

32 – Onlara şu iki kişinin halini misal getir:

Onlardan birine iki üzüm bağı lûtfettik, bağların etrafını hurma ağaçları ile donattık

ve bahçelerin arasında da ekin bitirdik.

33 – Her iki bağ da meyvesini verdi, hiç bir şeyi eksik bırakmadı.

O iki bağın arasında da bir ırmak akıttık.

34 – O şahsın başka serveti de vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona:

“Benim, dedi, malım ve servetim senden çok olduğu gibi,

maiyyet, çoluk çocuk bakımından da senden daha ilerideyim.”

35-36 – Bu adam gururu yüzünden kendi öz canına zulmeder vaziyette bağına girdi ve:

“Zannetmem ki bu bağ bozulup yok olsun; kıyametin kopacağını da sanmıyorum.

Bununla beraber şayet Rabbimin huzuruna götürülecek olursam

o zaman elbette bundan daha iyi bir âkıbet bulurum.” dedi. [41,50; 46,11]

37-38 – Konuşma esnasında arkadaşı bu şahsa:

“Ne o” dedi, “yoksa sen, senin aslını topraktan, sonra da bir damla meniden yaratan, bilahere de seni böyle tam mükemmel bir insan şekline getiren Rabbini mi inkâr ediyorsun?

Fakat sen inkâr etsen de şunu bil ki benim Rabbim Allah’tır. Rabbime hiç bir şeyi ortak saymam.”

39 – “Benim servetimin ve çoluk çocuğumun sayısının seninkinden daha az olduğunu düşündüğüne göre, bağına girdiğinde:

“Maşaallah! Allah ne güzel dilemiş ve yapmış!

Ondan başka gerçek güç ve kuvvet sahibi yoktur.” demeli değil miydin?

40-41 – Olur ki Rabbim senin bahçenden daha iyisini bana verir ve senin o bahçene gökten bir afet indirir de

bağın kupkuru toprak kesilir;

yahut bağının suyu çekilir de ondan artık büsbütün ümidini kesersin.” [67,30]

42 – Çok geçmeden, bütün serveti kül oldu...

Sahibi bu halini görünce, bağın çökmüş çardakları karşısında,

yaptığı masraflarına, harcadığı emeklere acıyıp avuçlarını oğuştura kaldı!

“Ah!” diyordu, “n’olaydım, Rabbime ibadette hiçbir şeyi ortak yapmamış olaydım!”

43 – Hasılı o, Allah’tan başka kendisine sahip çıkacak bir topluluk da bulamadı, kendi kendini de kurtaramadı.

44 – Öyle bir yerde himaye ve yardım, sadece hak ve hakikatin ta kendisi alan Allah’a mahsustur.

En iyi mükâfatı da, en güzel âkıbeti de veren O’dur. [40,84; 10,90-91]

45 – Dünya hayatı hakkında onlara şu misali ver: Dünya hayatının durumu şuna benzer:

Gökten yağmur indiririz, onun sayesinde yeryüzünde bitkiler yeşerip gürleşir, çok geçmeden kurur, rüzgarın savurduğu çerçöp haline gelir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir. [39,21; 10,24]

46 – Mal mülk, çoluk çocuk...

Bütün bunlar dünya hayatının süsleridir.

Ama baki kalacak yararlı işler ise Rabbinin katında,

hem mükâfat yönünden, hem de ümit bağlamak bakımından daha hayırlıdır. [3,14; 64,15]

47 – Gün gelir, dağları yürütürüz, yerin dümdüz hale geldiğini görürsün.

İşte bütün insanları mahşer meydanına topladık,

eksik bıraktığımız bir tek kişi bile kalmadı. [20,105-107; 27,88; 101,5]

48 – Hepsi sıra sıra Rabbinin huzuruna arzolundular.

Ve şöyle nida edildi onlara: “İlkin sizi nasıl yarattıksa, aynen o şekilde Bize döndünüz.

Siz ise, size böyle bir buluşma belirlemediğimizi iddia ederdiniz değil mi?” [78,38; 89,22]

49 – İşte herkesin hesap defteri önüne konuldu.

Mücrimlerin defterdeki kayıtlardan korktuklarını ve şöyle dediklerini görürsün:

“Eyvah bize! Bu deftere de ne oluyor?

Ne küçük komuş, ne büyük, yazılmadık şey bırakmamış!”

Böylece yaptıkları her şeyi yanlarında buldular.

Şu kesin ki Rabbin kimseye zulmetmez. [3,30; 75,13; 4,40; 21,47]

50 – Hani bir zaman Biz meleklere: “Adem’in önünde (Allah’a) secde edin!” deyince, onlar da derhal secdeye kapanmışlardı.

Ne var ki İblis eğilmemişti. O cinlerden idi. Rabbinin emrinin dışına çıktı.

Ey Adem’in evlatları!

Onlar size düşman oldukları halde, siz kalkıp Benden ayrı olarak onu ve onun evlatlarını mı dost ediniyorsunuz?

Zalimler için ne fena bir bedel! Ne zararlı bir takas! [15,28-39; 2,34; 7,12]

İblis meleklerle beraber bulunduğundan istisna ediliyor. Melekler yaratılış icabı Allah’a isyan edemezler, İblis’te ise irade bulunduğundan tercihte bulunup itaat dışına çıktı.